SİYASET

Akşener: "Sırf onu gıcık etmek için, milletçe mutsuzmuş gibi yapıyoruz"

 

Akşener: "Sırf onu gıcık etmek için, milletçe mutsuzmuş gibi yapıyoruz"

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin grup toplantısında gündeme dair açıklamalarda bulundu. Akşener konuşmasında şu ifadelere yer verdi:
"Aziz Milletim, sevgili gençler, değerli milletvekilleri, kıymetli basın mensupları, Grup toplantımıza hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Konuşmama başlarken, hepimizi gururlandıran bir gelişmeyi, sizlerle paylaşmak istiyorum: Polonya Parlamentosu; Dünya Türklüğünün ve Kırım’ın sembol ismi, ömrü sürgünlerde, zindanlarda, mücadeleyle geçmiş değerli büyüğüm, Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun, Nobel Barış Ödülü’ne, aday gösterilmesi için karar aldı. Polonya parlamentosunun aldığı kararı, İYİ Parti olarak, büyük memnuniyetle karşılıyoruz. İstiyoruz ki; Biz de, Türk Milleti’nin yegâne hafızası, milletimizin kutsal çatısı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde alacağımız, benzer bir kararla destek olalım. Kahramanımızı, Nobel Barış ödülüne aday gösterelim.  Bu vesileyle; Bizim için siyaset üstü olan böyle özel bir konuda, tüm siyasi partilerin desteğini bekliyor, grup başkanlıklarını, gerekli adımları ivedilikle atmaya davet ediyorum. Değerli dava arkadaşlarım; İki gün sonra, yani 18 Mart, muhteşem tarihimizin, destansı bir durağı olan, Çanakkale Zaferimizin yıldönümü. Çanakkale bir ruhtur. Birliğin, dirliğin, inanmışlığın, kahramanlığın, bağımsızlığın vücut bulduğu bir ruhtur. Çünkü, Kurtuluş Savaşımızın tohumları, Çanakkale’de ekilmiştir. Çünkü, tarihin akışını değiştirecek bir kahramanı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, Türk Milleti’ne, Çanakkale armağan etmiştir. Çünkü, Çanakkale, Cumhuriyetimize giden yolda döşenen ilk taştır. Hep söylediğim gibi, medeniyet yolunun taşlarını yalnızca cesurlar döşer. Ve Çanakkale; işte o cesaretin ta kendisidir. Başta, Cumhuriyetimizin banisi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, silah arkadaşlarını, şehit ve gazilerimizi, rahmet ve şükranla anıyor, Aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum. Aziz milletim; Ak Parti iktidarının, Akıl ve bilimden uzak, Cumhuriyet değerlerimizle de sorunu olan yönetim anlayışı, artık iyice hastalıklı bir hâl aldı. Makyavel’i gururlandıracak türden bir bakış açısına sahip, üstün liyakatli Ak Parti kadrolarının elinde, ekonomimiz can çekişiyor. 6 aydır öve öve bitiremedikleri rekabetçi kur masalı, gelinen noktada, âdeta bir korku filmine dönüştü. “Beştepe Sokağı’nda Kâbus…” Gelin hafızamızı birlikte tazeleyelim: Sayın Kruger ve arkadaşlarının, “yeni” ekonomi modeli neydi? Politika faizini düşür. Türk Lirası’nın değerini düşür. İhracatı arttır. Cari fazla oluştur. Ve bu şekilde enflasyonu düşür. Model buydu değil mi? Üstelik; Bay Kriz’in, Nobellik teorisini temel alan bu model, hem Nass ile, hem de ittifakın minik ortağının, hayallerini süsleyen, Çin görünümlü Bangladeş modeliyle de uyumluydu, değil mi? Peki ne oldu? Milletimize kurtuluş reçetesi olarak pazarlanan, bu sözüm ona modele geçişin üzerinden, 6 ay geçti... Faizler düştü mü? Düşmedi. Bir tek, Merkez Bankası faizleri düştü, diğer tüm faizler göklere çıktı. Faiz lobileri bayram etti. Peki Türk Lirası değersiz hâle gelince, ihracatımız arttı mı? Doğrudur arttı. Ama ithalatımız daha da fazla arttığı için, bu hiçbir işe yaramadı... Üstelik daha az miktarda malı, daha fazla para ödeyerek ithal ettik. Peki cari fazla verip, enflasyonu düşürdük mü? Bırakın cari fazlayı, son 4 yılın en yüksek cari açığını verdik. Peki enflasyon düştü mü? Maalesef o da hayır… Hatta Ak Parti’nin, iktidarı devraldığı zamankinden, daha yüksek bir enflasyonla, karşı karşıyayız. Üretici fiyat enflasyonu, yüzde 100’ün üzerinde. Tüketici enflasyonu da, yüzde 50’nin üzerinde. Üstelik TÜİK’e göre… Peki ekonomik büyümeye ne oldu? Yavaşlama sinyalleri veriyor. Yani; hem cari açık yükseldi, hem enflasyon arttı, hem de büyüme yavaşladı. Maşallah üçü bir arada… Ez cümle; Bay Kriz ve arkadaşlarının bu dahiyane ekonomik modelleri sonucunda, iyiye giden, tek bir ekonomik gösterge bile yok. Ama ilginçtir; Milletimiz böyle ibretlik bir tabloyla karşı karşıyayken; Bu arkadaşlar hala bizleri, ısrarla, her geçen gün ağırlaşan sorunlarımızın, aslında var olmadığına, ikna etmek için uğraşıyorlar. Yani ekonomik modeller gelip geçiyor, ama ikna siyaseti tam gaz sürüyor… Nitekim geçtiğimiz günlerde, Bay Kriz çıktı; “Bizim Ayçiçek yağı, zeytin yağı gibi sorunlarımız yok.” dedi. Şaşırdık mı? Şaşırmadık. Çünkü, kendisine göre, ülkemizde zaten; Evine ekmek götüremeyen de yok. Akaryakıt kuyruğu da yok. Ekmek kuyruğu da yok. İşsizlik de yok. Yoksulluk da yok. Yolsuzluk da yok. Hatta Türkiye’de hiçbir sorun yok, milletçe Şirinler Köyü’nde yaşıyoruz… Bu arkadaşımıza göre, bizler nankörlük ediyoruz. Milletçe toplanmışız, kafamızdan sorun uyduruyoruz. Hiç sorunumuz olmamasına rağmen; sırf üşendiğimizden, evimize ekmek götürmek istemiyoruz. Her şey güllük gülistanlık olmasına rağmen; biz tembeliz, milletçe iş beğenmiyoruz. Aslında, herkes çok mutlu ama; Sırf onu gıcık etmek için, milletçe mutsuzmuş gibi yapıyoruz. İşte Sayın Erdoğan’ın fantastik dünyasında, her şey bu sistemle işliyor. Yani, bırakın sorunlarımızı çözmeyi, daha sorunlarımızın varlığını bile, kabul etmiş değiller. Bu kafayla attıkları her adım da, Maalesef ,milletimizin ve memleketimizin zararına sonuçlanıyor. Nitekim, bunun son örneğini, Cumhuriyet tarihinin, en büyük vurgunlarından biri olan, Türk Telekom’da gördük.. 90’lı yılların ortasında, 25-30 milyar dolar arasında, değer biçilen Türk Telekom’un, yüzde 55’ini, ailece muhabbet kurdukları, Lübnan’lı Hariri’ye, “Özelleştirme yapıyoruz, yabancı sermaye giriyor.” tezahüratları eşliğinde, 6 buçuk milyar dolara sattılar. Hariri, gözlerinin önünde Türk bankalarından kredi kullandı. Gıklarını çıkarmadılar. Sözleşme gereği söz verdiği hiçbir yatırımı yapmadı. Dönüp tek bir laf etmediler. Türk Telekom’un kârını cebine indirdi. “Sen ne yapıyorsun?” demediler. Cumhuriyet tarihinin en büyük soygununa, bilerek ve isteyerek göz yumdular. En sonunda; Hariri cebine indirdiği kâr dışında, her şeyi bırakıp gidince de, hisseler, kredi aldığı bankalara devroldu. Peki soygun burada bitti mi? Hayır bitmedi. Sözleşme, 2026’da sona ereceği için, Hisseler, 2026 yılında, zaten ücretsiz olarak devlete geçecekti. Onlar ne yaptı? 2026’yı beklemediler, Varlık Fonu’na, 1 milyar 650 milyon dolara, tabiri caizse çaktılar... Yani, milletin kesesinden, 24 buçuk milyar lirayı daha, zarar hanesine yazdılar. Pandemide vatandaşına, ancak 10 milyar liralık, nakit desteği verebilen Bay Kriz, eski dostu Mösyö Hariri için, 24 buçuk milyar lirayı bir çırpıda harcadı. Dile kolay… 24 buçuk milyar lira. Hani, “kaynak kaynak” diye geziyorlar ya… Bu parayla, 1 yıl boyunca, ilköğretimdeki çocuklarımıza, bedava kahvaltı ve öğle yemeği verebilirdik. Bütün çocuklarımıza, okul öncesi eğitim sağlayabilirdik. Çiftçilerimize verilen desteği, iki katına çıkarabilirdik. Tüm öğrencilerimize, bir yıl boyunca, bedava internet verebilirdik. Derin yoksullukla mücadele eden 4 milyon kadına, bir yıl boyunca, ayda 500 lira gelir desteği sağlayabilirdik. Şu vicdansızlığa bakar mısınız? Yazıklar olsun. Meclis grubumuz, bu konuyla ilgili önergemizi verdi. İnsanlarımızın, derin yoksullukla mücadele ettiği, Vatandaşımızın, enflasyon canavarına, göz göre göre ezdirildiği, Annelerin, bebek bezi yerine, naylon poşet kullanmak zorunda bırakıldığı, böyle zor bir dönemde; milletimizin gözünün içine baka baka yapılan, bu rezilliğinin peşini bırakmayacağız. Aziz milletim; Biliyorsunuz, 26 aydır, il il, ilçe ilçe, ülkemizi geziyorum. Arkadaşlarımla beraber, milletimizin dertlerini dinliyorum. Hem esnaflarımızla, hem de, dükkânları gezerken karşılaştığımız, vatandaşlarımızla konuşuyorum. Dinlediklerimi de, her hafta bu kürsüden anlatıyorum. Bu sayede, geçtiğimiz iki yıl zarfında, milletimizin sesini tüm Türkiye’ye duyurduk. İnsanlarımızın yaşadıkları sorunlara, çözümler ürettik.  Yine bu kürsüden, sözü bizzat kendilerine vererek, Esnaflarımızı, sanayicilerimizi, üreticilerimizi, Atanamayan öğretmenlerimizi, Umutsuz gençlerimizi, Geçim derdiyle boğuşan emeklilerimizi dinledik. Bundan sonra da dinlemeye de devam edeceğiz. Ancak bir kesim daha var ki; Onların sesi, yeterince duyulmadı. Onların sesi, yeterince duyurulmadı. Onlar, ev kadınları… Ailesini çekip çeviren, Çocuğunu besleyip büyüten, Ev ekonomisinin temel direği olan ev kadınları… İktidar tarafından, çantadaki keklik görülen, ve o nedenle, Ak Parti’nin umursamazlığından, en fazla müzdarip olan, ev kadınları… İşte o nedenle, ben de; Bir yandan, ilçe ziyaretlerimize devam ederken, Bir yandan da, iktidarın yolunu unuttuğu, o evleri ziyaret ediyorum. Öyle şeyler dinliyor, Öyle şeyler öğreniyor, Ve öyle şeylere şahit oluyorum ki; Bir süre sonra, artık kalbim ağrıyor… Geçen hafta, Sultanbeyli’deydim. İsimleri bende saklı, ama bu kardeşlerimin hikâyelerine, hepiniz şahit olun istiyorum. Mesela; Eşini Kovid’den kaybetmiş, Yarım gün tekstil işine giderek, günde 50 lirayla geçinmeye çalışan bir kardeşim diyor ki; “Görüp de canları bir şey ister diye, çocukları markete götüremiyorum. Akşama yayla çorbası yaptım. Gücümüz yetip de, bir tavuk alamıyoruz artık. Fırın yakamıyorum, ütü yapamıyorum. Ona rağmen, elektrik faturamız 200 lira geliyor.” Mesela; Başka bir evde, malulen emekli bir ablam diyor ki; “Akşama sadece makarna yaptım, hiçbir şey pişiremedim. Alamıyorum ki pişireyim. Fırına gidince, daha ucuz olsun diye; Önceki günden kalan bayat ekmeği, 1 buçuk liraya alıyorum. Artık taze ekmek bile yiyemiyoruz.” Mesela; Bir başka kardeşim diyor ki; “Evin kadını olarak, kek yapmak istiyorum; ama maliyetini düşünerek vazgeçiyorum. Önceden misafir çağırmaktan mutlu olurduk. Artık korkuyoruz.” Mesela; Eşi asgari ücretle çalışan, 4 çocuklu bir ev kadınımız diyor ki; “Doğalgaz 900, elektrik 400 lira geldi. Çocuklara harçlık veremiyoruz.” Mesela; Ev kirasını ödeyebilmeyi, hayal ettiğini söyleyen bir kardeşim. Evet, yanlış duymadınız. Ülkemizde bir kadın, kirasını ödeyebilmeyi, hayal ediyor. Böyle bir rezalet olabilir mi? Bu kardeşim diyor ki; “Her gece yastığa başımı koyduğumda; ‘yarın çocuklara ne yedireceğim?’ diye düşünüyorum. Okula giden çocuğumu, servise veremiyorum. Yürüyerek okula götürüyorum. Küçük çocuğu bırakacağım bir yer olmadığı için, abisini okula bırakırken, soğuk havada onu da yanımda götürüyorum.” Mesela; Artan elektrik fiyatlarından dolayı, Akşamları ışıkları kapatıp oturduklarını söyleyen, bir başka kardeşim diyor ki; “’Simit yiyin’ diyorlar. Simit 4 lira olmuş. Biz 5 kişilik bir aileyiz; günde 20 lirayı, simide veremeyiz.” İşte size, evlerin içinde yaşanan Ak Parti gerçekleri... Sabahtan akşama kadar anlatılan, büyüme masalları, bu gerçekleri değiştirmiyor. Oturdukları yerden konuşan, tuzu kuru saray sefacıları, bu sesi duymuyor, dinlemiyor, anlamıyor. Ama hiç merak etmeyin. Onlar istedikleri kadar inkar etsinler; biz bu gerçekleri anlatmaktan vazgeçmeyeceğiz. Esnaf dükkanlarından, sokaklardan yükselen sesi, nasıl duyurduysak; evlerden yükselen sesleri de duyuracağız! Esnafın, üreticinin, sanayicinin derdine nasıl çare aradıysak; Evlerdeki dertlere de çare arayacağız! Emeklinin geçim sıkıntısına, gençlerin umutsuzluğuna, nasıl çözümler sunduysak; Ev kadınlarının sıkıntılarına da, çözümler sunacağız! Aziz milletim, değerli milletvekilleri; Geçtiğimiz Pazartesi günü, Tıp Bayramı’ydı… 14 Mart’ta, biz aslında neyi kutladık, biliyor musunuz? Söke söke aldığımız, bağımsızlığımızı kutladık. Vatanımız için verdiğimiz, şanlı mücadeleyi kutladık. Aslında biz, 14 Mart’ta; Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'den yükselen, cesareti kutladık. Gelin, Türk doktorlarının, bağımsızlık aşkının sembolü olan, Tıp Bayramı’nın hikâyesini, bir kez daha hatırlayalım. 1919 yılında, İstanbul’un işgal altında olduğu günlerde; İngilizler, dönemin Tıp Fakültesi olan, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane binasına, el koymuştu. Tıbbiye öğrencileri, bu duruma sessiz kalmamak için, aralarından Hikmet Boran’ı önder seçerek, işgali, protesto etmeye karar verdiler. Bunun için de, dev bir Türk bayrağı hazırladılar. 14 Mart sabahında, İngiliz nöbetçileri atlatıp, Tıbbiye binasının kuleleri arasından, al bayrağımızı dalgalandırdılar. İşte, Tıbbiyeli Hikmet’in etrafında birleşen o gençler; Karanlık işgal günlerimize, umut oldular… Bağımsızlık hikâyemize, nefes oldular… Şanlı mücadelemize, “bayram” oldular… Amaaa, hikâye burada bitmedi. Biliyorsunuz 1919 yılı, aynı zamanda; Atatürk’ümüzün, milletimizi kurtuluşa hazırladığı yıldı. Samsun’dan başlattığı o kutlu yürüyüşte, Sivas’a geldiğinde; Tıbbiyelilerin temsilcisi olarak seçilen, Henüz 19 yaşındaki Hikmet Boran da oradaydı… Sivas Kongresi’nde; Manda ve himaye fikrini savunanlarla, tam bağımsızlığımızı savunanların tartıştığı sırada; Tıbbiyeli Hikmet, coşkuyla Mustafa Kemal Atatürk’e seslendi. Dedi ki; “Paşam; Delegesi bulunduğum Tıbbiyeliler, beni buraya, bağımsızlık davamızı, başarmak yolundaki mesaiye, katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem… Eğer kabul edecek olanlar varsa; bunlar her kim olursa olsun, şiddetle reddeder ve kınarız. Farzı muhal, manda fikrini siz kabul ederseniz; Sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i ‘vatan kurtarıcısı’ değil, ‘vatan batırıcısı’ olarak adlandırır ve lanetleniriz.” Tıbbiyeli Hikmet’in yüreğinden kopan bu sözler karşısında; Mustafa Kemal Atatürk ne dedi biliyor musunuz? “Evlat, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum, ve gençliğe güveniyorum. Biz, azınlıkta kalsak dahi, mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal, ya ölüm!” İşte Atamız, vatanımızın kurtuluş parolasını, İlk kez burada, Tıbbiyeli Hikmet’e söyledi. İşte Atamız, memleketimizin aydınlık geleceğini, İlk kez burada, Türk gençliğinin anlayışına ve enerjisine bağladı. İşte Atamız, kurtuluş mücadelemizdeki gücü; Tam olarak buradaki cesaret ve kararlılıktan aldı. Bundan 103 yıl önce; 19 yaşındaki Hikmet Boran ve Tıbbiyeliler; Millî mücadelemize, işte böyle bir aşkla inandı… Başta vatanımızın kurtarıcısı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Cesaretin sesi olan, Doktor Hikmet Boran’ı, Cesaretin yüreği olan, tıbbiyelilerimizi, ve cesaretiyle destan yazan, tüm istiklal kahramanlarımızı; Saygı, rahmet ve minnetle anıyorum. Yürüdüğümüz bu çetin ve tuzaklı yolda, Cesaretleriyle bize rehber oldukları için, Allah onlardan razı olsun. Ruhları şad, mekânları cennet olsun. Bu vesileyle, bir kez daha; Ülkemizin bağımsızlık ateşine har olan, Kendini, mesleğine, vatanına ve milletine adayan, Tıbbiyeli Hikmet’in açtığı bayrağı, bugün devralan, Fedakârlığın ve özverinin simgesi tüm hekimlerimizin, 14 Mart Tıp Bayramı’nı, yürekten kutluyorum. İyi ki varsınız! İşte o nedenle bugün; Milletin Kürsüsü’nü genç bir doktorumuza bırakıyoruz. Aile hekimliği çalışanları sendikası, Ve İzmir Aile hekimleri Derneği yönetim kurulu üyesi, Doktor Ahmet Kandemir aramızda. Kendisi, doktorlarımızın ve sağlık sektöründe yaşanan sorunların sesi olacak, biz de hep birlikte onu dinleyeceğiz. Buyurun Ahmet Bey, Söz de, kürsü de sizindir. Teşekkür ediyorum. Cumhuriyetimizin yetiştirdiği değerli doktorlarımız; Büyük fedakârlıklarla, özveriyle ve zorluklarla çalıştığınızı, Biz biliyoruz. Kıymetli mesleğinizin, hak ettiği saygınlığı göremediğinizi, Biz biliyoruz. Çalışma saatlerinden, şiddete kadar, türlü haksızlığa maruz kaldığınızı, Biz biliyoruz. Bütün bunlar yetmezmiş gibi; Bir de anlayışsız, düşmanca ve şımarık tavırlarla karşı karşıya kalıp, nasıl yıpratıldığınızı, biz biliyoruz. Ama biraz daha sabredin, çok az kaldı! Mutlu ve huzurlu günler görmenize, Emin olun çok az kaldı! İYİ Parti iktidarında; sizin daha fazla hor görülmenize, müsaade etmeyeceğiz. Hiç merak etmeyin. Aziz milletim, değerli milletvekilleri; Cumhuriyetimizin ilk yıllarında; Savaştan yeni çıkan bir ülke olmamıza rağmen, nice başarılara imza attık. Mesela; Refik Saydam gibi idealist bir hekimin önderliğinde; Salgınlarla ve hastalıklarla mücadele ettik. Mesela; 1928 yılında Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kurduk. Mesela ilk 10 yılda; Sağlık çalışanı sayımızı, tam 10 katına çıkarttık. 86 olan kurum sayımızı, 176’ya, 6 bin 500 olan yatak sayımızı 14 bine çıkarttık. Ve tüm bunları son derece sınırlı imkanlarla, savaştan yeni çıkmış bir ülkenin, milletini seven, ülkesini seven, işini seven, idealist bürokratlarıyla gerçekleştirdik. Ama maalesef; Lisede okurken, doktor olmaya karar veren Safiye Ali’yi, devlet bursuyla yurt dışında okutarak, ülkemize ilk kadın doktorunu kazandıran, cumhuriyet vizyonundan, bugün geldiğimiz nokta, gerçekten içler acısı… Bugün maalesef; Yandaşlarına ihale ettikleri bol camlı binaların içerisini, Garantili hastalar ve sipariş usulü doktorlarla doldurmayı düşünen, sağlığı da ticaret gören, bir garip anlayışla karşı karşıyayız. Nitekim bu anlayışın, ibretlik bir yansımasına, geçen hafta şahit olduk. Sayın Erdoğan, kadınlar gününde, kadın muhtarlara, jurnalcilik teklif ettiği toplantının bir bölümünde, marabası gördüğü doktorlarımıza hitaben, “giderlerse gitsinler” dedi. Peki sonra ne oldu? Aldığı tepkilerden sonra, son dönemde sıklıkla yaptığı üzere geri vites yaptı, ve 14 Mart’taki konuşmasında, daha bir hafta önce, kapıyı gösterdiği doktorlarımız için, “Rabbim onlardan razı olsun. Eksikliklerini göstermesin.” dedi… Sayın Erdoğan’ın duygu dünyasındaki dalgalanmalara, inanın ne biz, ne de kendi partilileri, artık ayak uyduramıyoruz. Milletçe, adeta Doktor Jekyll ile Bay Hyde’ın hikayesini yaşıyor gibiyiz… Sayın Erdoğan ve Bay Kriz, birlikte ülke yönetmeye çalışıyorlar. Bay Kriz öfkeleniyor, ertesi gün Sayın Erdoğan geri vites yapıyor. Bay Kriz kovuyor, ertesi hafta Sayın Erdoğan hayır dua okuyor. Bay Kriz kırıp döküyor, Sayın Erdoğan günü kurtarmaya çalışıyor. Memleketi kim yönetiyor belli değil. Tüm bu şizofrenik türbülansın içinde ise, olan milletimize oluyor… Allah sonumuzu hayreylesin. Değerli dava arkadaşlarım; Bağımsızlık, hakikatin dile geldiği yerde başlar. Bay Kriz’in, doktorlarımıza haksız ve mesnetsiz saldırısının temelinde, aslında, sağlık sektörünü, yabancılara ve rantçılara, peşkeş çekmiş olduğu gerçeğini, saklama çabası var. Bugün milletimiz, eczaneye gittiğinde, ya ilaç bulamıyor, ya da fahiş zamlarla karşılaşıyor. Bunun başlıca nedeni de, ilaçta tamamen dışa bağımlı hale gelmemiz. Çünkü Ak Parti iktidarı, Cumhuriyetin kurduğu ve Türk Milleti’ne ait olan, bütün değerleri elden çıkardığı gibi, geçmiş hükümetlerin, 1979 yılında açtığı, SSK İlaç Fabrikası’nı da, 2005 yılında kapattı. Bu fabrika, ağrı kesiciler, ateş düşürücüler, antibiyotikler ve antiseptikler gibi, memlekete en çok ve en sık tüketilen ilaçların, kendi bünyesinde üretimine önem veriyordu. Kapatılmasıyla da, vatandaşlarımız, yabancı ilaç üreticilerinin insafına mahkum oldu. Yani insanlarımız, yabancı tekellerin elinde olan ilaç firmalarının kârı için, adeta kurban edildiler. Bir diğer gudubet uygulama da, şehir hastaneleri. Şehir hastanelerini inşa eden ve işleten yandaş şirketlere, her yıl milyarlarca lira kira ödüyoruz. 2021 yılında, 14.3 milyar lira ödendi. Ayrıca bu hastanelere, tam 25 yıl garanti verildi. Üstelik bu garanti ödemeleri, döviz kurundaki değişikliklere göre güncelleniyor. Yani, Türk lirasında bu sene yaşanan ciddi değer kaybıyla birlikte, kira ödemeleri birkaç kat artacak. İşin acı tarafı da ne biliyor musunuz? Şehir hastanelerinin 3 yıllık kiralarıyla, yatırım maliyetleri karşılanabiliyor. 22 yıl boyunca ödenen kiralar da, şehir hastanelerini yapan ve işleten şirketlerin kârı oluyor. Yani, Türk doktorunun özlük hakları için kullanacağımız kaynağı, Türk Milleti’nin ilaç harcamalarını desteklemek için kullanacağımız bütçeyi, Sayın Erdoğan’ın rantçılarını zengin etmek için kullanıyoruz. Bitmedi, dahası var. Rantın 5 atlısı, bir de gidip, utanmadan, Dünya Bankası’nın, yatırım sigortası birimi, MIGA’ya, sözüm ona yatırımları için, siyasi risk sigortası yaptırmışlar. Bu vesileyle, yolsuzluğu da sigortalamak mümkünmüş, onu da öğrenmiş olduk…   Sigortada tarif edilen siyasi risklerden biri de kamulaştırma. Yani bu fevkalade zeki arkadaşlar, Ak Parti iktidarı sona erdiğinde, yaptıkları onca usulsüzlük ve yolsuzluk açığa çıktığında, yeni gelen hükümet, kamulaştırmaya başvurmasın diye, bu yola başvurmuşlar. Yalnız maalesef kendilerine kötü bir haberim var: İstediğiniz sigortayı yaptırın, bizim için hiç fark etmez. Yolsuzluk, her yerde yolsuzluktur. Usulsüzlük, her yerde usulsüzlüktür. Hırsızlık, her yerde hırsızlıktır. Hiç kusura bakmayın. İktidar geldiğimizde, ki aslanlar gibi geliyoruz; o hastanelerin sözleşmelerini, tek tek inceleteceğiz. İhalelerdeki usulsüzlükleri, sözleşmelerdeki hukuka aykırılıkları, şirketlerin, sözleşmelere uymayan işlemlerini, birer birer tespit edeceğiz. Ve uluslararası hukuku kullanıp, gerekirse tek taraflı olarak feshedeceğiz. Ondan sonrası, sizinle yolsuzluklarınızı finanse ettirdiğiniz, kredi kuruluşları arasında… Bizi ilgilendirmez. İYİ Parti iktidarında; Bu milletin tek kuruşunun üzerine yatamayacaksınız. Buna izin vermeyeceğiz. O çok güvendiğiniz sigortalar, sizi koruyacak sanıyorsunuz, ama çok yanılıyorsunuz… İşte size, Rus oligarkların durumu… Bu aziz millet, sizden yeterince çekti. Artık biraz da sizin uykularınız kaçsın bakalım… Değerli dava arkadaşlarım; Varsın onlar, Siyasi güçlerini muhafaza etmek için her türlü dümeni çevirsinler. Varsın onlar, Alıştıkları lüks hayatları sürdürmek için, her türlü çirkinliği yapsınlar. Varsın onlar, Kurdukları bu eğri düzeni, sürdürmek için, her türlü yalanı söylesinler. Yılmayacağız. Yorulmayacağız. Mücadeleden vazgeçmeyeceğiz. Çoğu gitti, azı kaldı. O sandık, milletimizin önüne, elbet gelecek. O sandık gelecek, ve bu arkadaşlar, milletimizin çelikten iradesiyle yüzleşecek. O sandık gelecek, Ve Bay Kriz, oturduğu o bol varaklı koltuktan inecek! İnanın Türkiye’yi, muazzam bir gelecek bekliyor. Bunu, bu ülkenin gerçek potansiyelini bilerek söylüyorum. Avrupa’da peşinden koşulan şartları, bu topraklara getireceğiz. Orada özenilen hayatları, bu topraklara getireceğiz. Oradaki satın alma gücünü, bu topraklara getireceğiz. İYİ Parti iktidarında; İnsanlarımızın, memleketten ayrılmak için nedeni kalmayacak. Ama dönmek için, çok fazla sebebi olacak. Üstelik, uzak bir gelecekten de söz etmiyorum. İktidara geldiğimizin, ertesi günü, artık işlerin iyiye gittiğini, herkes hissedecek. İster çiftçi olsun, ister yazılımcı İster mühendis, ister öğretmen, ister sanatçı olsun… Herkes hak ettiği değeri, bu topraklarda bulacak. Hak ettiği fırsatları, bu topraklarda bulacak. Hak ettiği özgürlüğü, bu topraklarda yaşayacak. Onlar geldikleri gibi, tıpış tıpış gidecekler. Devri iktidarlarında kaçırdıkları, bu ülkenin yetişmiş insanları da, gittikleri gibi dönecekler! El ele, omuz omuza, Güçlü, zengin ve mutlu Türkiye’yi, hep beraber inşa edeceğiz. Hiç merak etmeyin, çok az kaldı… Toplantımızı şereflendirdiniz. Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun."
İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin grup toplantısında gündeme dair açıklamalarda bulundu. Akşener konuşmasında şu ifadelere yer verdi:

"Aziz Milletim, sevgili gençler, değerli milletvekilleri, kıymetli basın mensupları,

Grup toplantımıza hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

Konuşmama başlarken,

hepimizi gururlandıran bir gelişmeyi, sizlerle paylaşmak istiyorum:

Polonya Parlamentosu;

Dünya Türklüğünün ve Kırım’ın sembol ismi,

ömrü sürgünlerde, zindanlarda, mücadeleyle geçmiş değerli büyüğüm,

Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun,

Nobel Barış Ödülü’ne, aday gösterilmesi için karar aldı.

Polonya parlamentosunun aldığı kararı,

İYİ Parti olarak, büyük memnuniyetle karşılıyoruz.

İstiyoruz ki;

Biz de, Türk Milleti’nin yegâne hafızası, milletimizin kutsal çatısı,

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde alacağımız, benzer bir kararla destek olalım.

Kahramanımızı, Nobel Barış ödülüne aday gösterelim. 

Bu vesileyle;

Bizim için siyaset üstü olan böyle özel bir konuda,

tüm siyasi partilerin desteğini bekliyor,

grup başkanlıklarını, gerekli adımları ivedilikle atmaya davet ediyorum.

Değerli dava arkadaşlarım;

İki gün sonra, yani 18 Mart, muhteşem tarihimizin, destansı bir durağı olan,

Çanakkale Zaferimizin yıldönümü.

Çanakkale bir ruhtur.

Birliğin, dirliğin, inanmışlığın, kahramanlığın, bağımsızlığın vücut bulduğu bir ruhtur.

Çünkü, Kurtuluş Savaşımızın tohumları, Çanakkale’de ekilmiştir.

Çünkü, tarihin akışını değiştirecek bir kahramanı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü,

Türk Milleti’ne, Çanakkale armağan etmiştir.

Çünkü, Çanakkale, Cumhuriyetimize giden yolda döşenen ilk taştır.

Hep söylediğim gibi, medeniyet yolunun taşlarını yalnızca cesurlar döşer.

Ve Çanakkale;

işte o cesaretin ta kendisidir.

Başta, Cumhuriyetimizin banisi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere,

silah arkadaşlarını, şehit ve gazilerimizi, rahmet ve şükranla anıyor,

Aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

Aziz milletim;

Ak Parti iktidarının,

Akıl ve bilimden uzak,

Cumhuriyet değerlerimizle de sorunu olan yönetim anlayışı,

artık iyice hastalıklı bir hâl aldı.

Makyavel’i gururlandıracak türden bir bakış açısına sahip,

üstün liyakatli Ak Parti kadrolarının elinde,

ekonomimiz can çekişiyor.

6 aydır öve öve bitiremedikleri rekabetçi kur masalı,

gelinen noktada, âdeta bir korku filmine dönüştü.

“Beştepe Sokağı’nda Kâbus…”

Gelin hafızamızı birlikte tazeleyelim:

Sayın Kruger ve arkadaşlarının, “yeni” ekonomi modeli neydi?

Politika faizini düşür.

Türk Lirası’nın değerini düşür.

İhracatı arttır.

Cari fazla oluştur.

Ve bu şekilde enflasyonu düşür.

Model buydu değil mi?

Üstelik;

Bay Kriz’in, Nobellik teorisini temel alan bu model,

hem Nass ile,

hem de ittifakın minik ortağının, hayallerini süsleyen,

Çin görünümlü Bangladeş modeliyle de uyumluydu, değil mi?

Peki ne oldu?

Milletimize kurtuluş reçetesi olarak pazarlanan,

bu sözüm ona modele geçişin üzerinden, 6 ay geçti...

Faizler düştü mü?

Düşmedi.

Bir tek, Merkez Bankası faizleri düştü,

diğer tüm faizler göklere çıktı.

Faiz lobileri bayram etti.

Peki Türk Lirası değersiz hâle gelince, ihracatımız arttı mı?

Doğrudur arttı.

Ama ithalatımız daha da fazla arttığı için,

bu hiçbir işe yaramadı...

Üstelik daha az miktarda malı,

daha fazla para ödeyerek ithal ettik.

Peki cari fazla verip, enflasyonu düşürdük mü?

Bırakın cari fazlayı, son 4 yılın en yüksek cari açığını verdik.

Peki enflasyon düştü mü?

Maalesef o da hayır…

Hatta Ak Parti’nin, iktidarı devraldığı zamankinden,

daha yüksek bir enflasyonla, karşı karşıyayız.

Üretici fiyat enflasyonu, yüzde 100’ün üzerinde.

Tüketici enflasyonu da, yüzde 50’nin üzerinde.

Üstelik TÜİK’e göre…

Peki ekonomik büyümeye ne oldu?

Yavaşlama sinyalleri veriyor.

Yani;

hem cari açık yükseldi,

hem enflasyon arttı,

hem de büyüme yavaşladı.

Maşallah üçü bir arada…

Ez cümle;

Bay Kriz ve arkadaşlarının bu dahiyane ekonomik modelleri sonucunda,

iyiye giden, tek bir ekonomik gösterge bile yok.

Ama ilginçtir;

Milletimiz böyle ibretlik bir tabloyla karşı karşıyayken;

Bu arkadaşlar hala bizleri, ısrarla,

her geçen gün ağırlaşan sorunlarımızın,

aslında var olmadığına, ikna etmek için uğraşıyorlar.

Yani ekonomik modeller gelip geçiyor, ama ikna siyaseti tam gaz sürüyor…

Nitekim geçtiğimiz günlerde, Bay Kriz çıktı;

“Bizim Ayçiçek yağı, zeytin yağı gibi sorunlarımız yok.” dedi.

Şaşırdık mı?

Şaşırmadık.

Çünkü, kendisine göre, ülkemizde zaten;

Evine ekmek götüremeyen de yok.

Akaryakıt kuyruğu da yok.

Ekmek kuyruğu da yok.

İşsizlik de yok.

Yoksulluk da yok.

Yolsuzluk da yok.

Hatta Türkiye’de hiçbir sorun yok, milletçe Şirinler Köyü’nde yaşıyoruz…

Bu arkadaşımıza göre, bizler nankörlük ediyoruz.

Milletçe toplanmışız, kafamızdan sorun uyduruyoruz.

Hiç sorunumuz olmamasına rağmen;

sırf üşendiğimizden, evimize ekmek götürmek istemiyoruz.

Her şey güllük gülistanlık olmasına rağmen;

biz tembeliz, milletçe iş beğenmiyoruz.

Aslında, herkes çok mutlu ama;

Sırf onu gıcık etmek için, milletçe mutsuzmuş gibi yapıyoruz.

İşte Sayın Erdoğan’ın fantastik dünyasında,

her şey bu sistemle işliyor.

Yani, bırakın sorunlarımızı çözmeyi,

daha sorunlarımızın varlığını bile, kabul etmiş değiller.

Bu kafayla attıkları her adım da,

Maalesef ,milletimizin ve memleketimizin zararına sonuçlanıyor.

Nitekim, bunun son örneğini,

Cumhuriyet tarihinin, en büyük vurgunlarından biri olan, Türk Telekom’da gördük..

90’lı yılların ortasında, 25-30 milyar dolar arasında, değer biçilen Türk Telekom’un,

yüzde 55’ini, ailece muhabbet kurdukları, Lübnan’lı Hariri’ye,

“Özelleştirme yapıyoruz, yabancı sermaye giriyor.” tezahüratları eşliğinde,

6 buçuk milyar dolara sattılar.

Hariri, gözlerinin önünde Türk bankalarından kredi kullandı.

Gıklarını çıkarmadılar.

Sözleşme gereği söz verdiği hiçbir yatırımı yapmadı.

Dönüp tek bir laf etmediler.

Türk Telekom’un kârını cebine indirdi.

“Sen ne yapıyorsun?” demediler.

Cumhuriyet tarihinin en büyük soygununa,

bilerek ve isteyerek göz yumdular.

En sonunda;

Hariri cebine indirdiği kâr dışında, her şeyi bırakıp gidince de,

hisseler, kredi aldığı bankalara devroldu.

Peki soygun burada bitti mi?

Hayır bitmedi.

Sözleşme, 2026’da sona ereceği için,

Hisseler, 2026 yılında, zaten ücretsiz olarak devlete geçecekti.

Onlar ne yaptı?

2026’yı beklemediler, Varlık Fonu’na, 1 milyar 650 milyon dolara, tabiri caizse çaktılar...

Yani, milletin kesesinden, 24 buçuk milyar lirayı daha, zarar hanesine yazdılar.

Pandemide vatandaşına, ancak 10 milyar liralık, nakit desteği verebilen Bay Kriz,

eski dostu Mösyö Hariri için, 24 buçuk milyar lirayı bir çırpıda harcadı.

Dile kolay…

24 buçuk milyar lira.

Hani, “kaynak kaynak” diye geziyorlar ya…

Bu parayla, 1 yıl boyunca, ilköğretimdeki çocuklarımıza,

bedava kahvaltı ve öğle yemeği verebilirdik.

Bütün çocuklarımıza, okul öncesi eğitim sağlayabilirdik.

Çiftçilerimize verilen desteği, iki katına çıkarabilirdik.

Tüm öğrencilerimize, bir yıl boyunca, bedava internet verebilirdik.

Derin yoksullukla mücadele eden 4 milyon kadına,

bir yıl boyunca, ayda 500 lira gelir desteği sağlayabilirdik.

Şu vicdansızlığa bakar mısınız?

Yazıklar olsun.

Meclis grubumuz, bu konuyla ilgili önergemizi verdi.

İnsanlarımızın, derin yoksullukla mücadele ettiği,

Vatandaşımızın, enflasyon canavarına, göz göre göre ezdirildiği,

Annelerin, bebek bezi yerine, naylon poşet kullanmak zorunda bırakıldığı,

böyle zor bir dönemde;

milletimizin gözünün içine baka baka yapılan, bu rezilliğinin peşini bırakmayacağız.

Aziz milletim;

Biliyorsunuz, 26 aydır, il il, ilçe ilçe, ülkemizi geziyorum.

Arkadaşlarımla beraber, milletimizin dertlerini dinliyorum.

Hem esnaflarımızla,

hem de, dükkânları gezerken karşılaştığımız, vatandaşlarımızla konuşuyorum.

Dinlediklerimi de, her hafta bu kürsüden anlatıyorum.

Bu sayede, geçtiğimiz iki yıl zarfında,

milletimizin sesini tüm Türkiye’ye duyurduk.

İnsanlarımızın yaşadıkları sorunlara, çözümler ürettik. 

Yine bu kürsüden, sözü bizzat kendilerine vererek,

Esnaflarımızı, sanayicilerimizi, üreticilerimizi,

Atanamayan öğretmenlerimizi,

Umutsuz gençlerimizi,

Geçim derdiyle boğuşan emeklilerimizi dinledik.

Bundan sonra da dinlemeye de devam edeceğiz.

Ancak bir kesim daha var ki;

Onların sesi, yeterince duyulmadı.

Onların sesi, yeterince duyurulmadı.

Onlar, ev kadınları…

Ailesini çekip çeviren,

Çocuğunu besleyip büyüten,

Ev ekonomisinin temel direği olan ev kadınları…

İktidar tarafından, çantadaki keklik görülen,

ve o nedenle, Ak Parti’nin umursamazlığından, en fazla müzdarip olan, ev kadınları…

İşte o nedenle, ben de;

Bir yandan, ilçe ziyaretlerimize devam ederken,

Bir yandan da, iktidarın yolunu unuttuğu, o evleri ziyaret ediyorum.

Öyle şeyler dinliyor,

Öyle şeyler öğreniyor,

Ve öyle şeylere şahit oluyorum ki;

Bir süre sonra, artık kalbim ağrıyor…

Geçen hafta, Sultanbeyli’deydim.

İsimleri bende saklı,

ama bu kardeşlerimin hikâyelerine, hepiniz şahit olun istiyorum.

Mesela;

Eşini Kovid’den kaybetmiş,

Yarım gün tekstil işine giderek,

günde 50 lirayla geçinmeye çalışan bir kardeşim diyor ki;

“Görüp de canları bir şey ister diye,

çocukları markete götüremiyorum.

Akşama yayla çorbası yaptım.

Gücümüz yetip de, bir tavuk alamıyoruz artık.

Fırın yakamıyorum, ütü yapamıyorum.

Ona rağmen, elektrik faturamız 200 lira geliyor.”

Mesela;

Başka bir evde, malulen emekli bir ablam diyor ki;

“Akşama sadece makarna yaptım, hiçbir şey pişiremedim.

Alamıyorum ki pişireyim.

Fırına gidince, daha ucuz olsun diye;

Önceki günden kalan bayat ekmeği, 1 buçuk liraya alıyorum.

Artık taze ekmek bile yiyemiyoruz.”

Mesela;

Bir başka kardeşim diyor ki;

“Evin kadını olarak, kek yapmak istiyorum;

ama maliyetini düşünerek vazgeçiyorum.

Önceden misafir çağırmaktan mutlu olurduk.

Artık korkuyoruz.”

Mesela;

Eşi asgari ücretle çalışan, 4 çocuklu bir ev kadınımız diyor ki;

“Doğalgaz 900, elektrik 400 lira geldi.

Çocuklara harçlık veremiyoruz.”

Mesela;

Ev kirasını ödeyebilmeyi, hayal ettiğini söyleyen bir kardeşim.

Evet, yanlış duymadınız.

Ülkemizde bir kadın, kirasını ödeyebilmeyi, hayal ediyor.

Böyle bir rezalet olabilir mi?

Bu kardeşim diyor ki;

“Her gece yastığa başımı koyduğumda;

‘yarın çocuklara ne yedireceğim?’ diye düşünüyorum.

Okula giden çocuğumu, servise veremiyorum.

Yürüyerek okula götürüyorum.

Küçük çocuğu bırakacağım bir yer olmadığı için,

abisini okula bırakırken, soğuk havada onu da yanımda götürüyorum.”

Mesela;

Artan elektrik fiyatlarından dolayı,

Akşamları ışıkları kapatıp oturduklarını söyleyen,

bir başka kardeşim diyor ki;

“’Simit yiyin’ diyorlar.

Simit 4 lira olmuş.

Biz 5 kişilik bir aileyiz;

günde 20 lirayı, simide veremeyiz.”

İşte size, evlerin içinde yaşanan Ak Parti gerçekleri...

Sabahtan akşama kadar anlatılan, büyüme masalları,

bu gerçekleri değiştirmiyor.

Oturdukları yerden konuşan, tuzu kuru saray sefacıları,

bu sesi duymuyor, dinlemiyor, anlamıyor.

Ama hiç merak etmeyin.

Onlar istedikleri kadar inkar etsinler;

biz bu gerçekleri anlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.

Esnaf dükkanlarından, sokaklardan yükselen sesi, nasıl duyurduysak;

evlerden yükselen sesleri de duyuracağız!

Esnafın, üreticinin, sanayicinin derdine nasıl çare aradıysak;

Evlerdeki dertlere de çare arayacağız!

Emeklinin geçim sıkıntısına, gençlerin umutsuzluğuna,

nasıl çözümler sunduysak;

Ev kadınlarının sıkıntılarına da, çözümler sunacağız!

Aziz milletim, değerli milletvekilleri;

Geçtiğimiz Pazartesi günü, Tıp Bayramı’ydı…

14 Mart’ta, biz aslında neyi kutladık, biliyor musunuz?

Söke söke aldığımız, bağımsızlığımızı kutladık.

Vatanımız için verdiğimiz, şanlı mücadeleyi kutladık.

Aslında biz, 14 Mart’ta;

Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'den yükselen, cesareti kutladık.

Gelin, Türk doktorlarının, bağımsızlık aşkının sembolü olan,

Tıp Bayramı’nın hikâyesini, bir kez daha hatırlayalım.

1919 yılında, İstanbul’un işgal altında olduğu günlerde;

İngilizler, dönemin Tıp Fakültesi olan,

Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane binasına, el koymuştu.

Tıbbiye öğrencileri,

bu duruma sessiz kalmamak için,

aralarından Hikmet Boran’ı önder seçerek,

işgali, protesto etmeye karar verdiler.

Bunun için de, dev bir Türk bayrağı hazırladılar.

14 Mart sabahında,

İngiliz nöbetçileri atlatıp,

Tıbbiye binasının kuleleri arasından,

al bayrağımızı dalgalandırdılar.

İşte, Tıbbiyeli Hikmet’in etrafında birleşen o gençler;

Karanlık işgal günlerimize, umut oldular…

Bağımsızlık hikâyemize, nefes oldular…

Şanlı mücadelemize, “bayram” oldular…

Amaaa, hikâye burada bitmedi.

Biliyorsunuz 1919 yılı, aynı zamanda;

Atatürk’ümüzün, milletimizi kurtuluşa hazırladığı yıldı.

Samsun’dan başlattığı o kutlu yürüyüşte, Sivas’a geldiğinde;

Tıbbiyelilerin temsilcisi olarak seçilen,

Henüz 19 yaşındaki Hikmet Boran da oradaydı…

Sivas Kongresi’nde;

Manda ve himaye fikrini savunanlarla,

tam bağımsızlığımızı savunanların tartıştığı sırada;

Tıbbiyeli Hikmet, coşkuyla Mustafa Kemal Atatürk’e seslendi.

Dedi ki;

“Paşam;

Delegesi bulunduğum Tıbbiyeliler, beni buraya,

bağımsızlık davamızı, başarmak yolundaki mesaiye,

katılmak üzere gönderdiler.

Mandayı kabul edemem…

Eğer kabul edecek olanlar varsa;

bunlar her kim olursa olsun, şiddetle reddeder ve kınarız.

Farzı muhal, manda fikrini siz kabul ederseniz;

Sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i ‘vatan kurtarıcısı’ değil,

‘vatan batırıcısı’ olarak adlandırır ve lanetleniriz.”

Tıbbiyeli Hikmet’in yüreğinden kopan bu sözler karşısında;

Mustafa Kemal Atatürk ne dedi biliyor musunuz?

“Evlat, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum, ve gençliğe güveniyorum.

Biz, azınlıkta kalsak dahi, mandayı kabul etmeyeceğiz.

Parolamız tektir ve değişmez:

Ya istiklal, ya ölüm!”

İşte Atamız, vatanımızın kurtuluş parolasını,

İlk kez burada, Tıbbiyeli Hikmet’e söyledi.

İşte Atamız, memleketimizin aydınlık geleceğini,

İlk kez burada, Türk gençliğinin anlayışına ve enerjisine bağladı.

İşte Atamız, kurtuluş mücadelemizdeki gücü;

Tam olarak buradaki cesaret ve kararlılıktan aldı.

Bundan 103 yıl önce;

19 yaşındaki Hikmet Boran ve Tıbbiyeliler;

Millî mücadelemize, işte böyle bir aşkla inandı…

Başta vatanımızın kurtarıcısı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere,

Cesaretin sesi olan, Doktor Hikmet Boran’ı,

Cesaretin yüreği olan, tıbbiyelilerimizi,

ve cesaretiyle destan yazan, tüm istiklal kahramanlarımızı;

Saygı, rahmet ve minnetle anıyorum.

Yürüdüğümüz bu çetin ve tuzaklı yolda,

Cesaretleriyle bize rehber oldukları için,

Allah onlardan razı olsun.

Ruhları şad, mekânları cennet olsun.

Bu vesileyle, bir kez daha;

Ülkemizin bağımsızlık ateşine har olan,

Kendini, mesleğine, vatanına ve milletine adayan,

Tıbbiyeli Hikmet’in açtığı bayrağı, bugün devralan,

Fedakârlığın ve özverinin simgesi tüm hekimlerimizin,

14 Mart Tıp Bayramı’nı, yürekten kutluyorum.

İyi ki varsınız!

İşte o nedenle bugün;

Milletin Kürsüsü’nü genç bir doktorumuza bırakıyoruz.

Aile hekimliği çalışanları sendikası,

Ve İzmir Aile hekimleri Derneği yönetim kurulu üyesi,

Doktor Ahmet Kandemir aramızda.

Kendisi, doktorlarımızın ve sağlık sektöründe yaşanan sorunların sesi olacak,

biz de hep birlikte onu dinleyeceğiz.

Buyurun Ahmet Bey,

Söz de, kürsü de sizindir.

Teşekkür ediyorum.

Cumhuriyetimizin yetiştirdiği değerli doktorlarımız;

Büyük fedakârlıklarla, özveriyle ve zorluklarla çalıştığınızı,

Biz biliyoruz.

Kıymetli mesleğinizin, hak ettiği saygınlığı göremediğinizi,

Biz biliyoruz.

Çalışma saatlerinden, şiddete kadar, türlü haksızlığa maruz kaldığınızı,

Biz biliyoruz.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi;

Bir de anlayışsız, düşmanca ve şımarık tavırlarla karşı karşıya kalıp,

nasıl yıpratıldığınızı, biz biliyoruz.

Ama biraz daha sabredin, çok az kaldı!

Mutlu ve huzurlu günler görmenize,

Emin olun çok az kaldı!

İYİ Parti iktidarında;

sizin daha fazla hor görülmenize, müsaade etmeyeceğiz.

Hiç merak etmeyin.

Aziz milletim, değerli milletvekilleri;

Cumhuriyetimizin ilk yıllarında;

Savaştan yeni çıkan bir ülke olmamıza rağmen, nice başarılara imza attık.

Mesela;

Refik Saydam gibi idealist bir hekimin önderliğinde;

Salgınlarla ve hastalıklarla mücadele ettik.

Mesela;

1928 yılında Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kurduk.

Mesela ilk 10 yılda;

Sağlık çalışanı sayımızı, tam 10 katına çıkarttık.

86 olan kurum sayımızı, 176’ya,

6 bin 500 olan yatak sayımızı 14 bine çıkarttık.

Ve tüm bunları son derece sınırlı imkanlarla,

savaştan yeni çıkmış bir ülkenin,

milletini seven, ülkesini seven, işini seven,

idealist bürokratlarıyla gerçekleştirdik.

Ama maalesef;

Lisede okurken, doktor olmaya karar veren Safiye Ali’yi,

devlet bursuyla yurt dışında okutarak, ülkemize ilk kadın doktorunu kazandıran,

cumhuriyet vizyonundan,

bugün geldiğimiz nokta, gerçekten içler acısı…

Bugün maalesef;

Yandaşlarına ihale ettikleri bol camlı binaların içerisini,

Garantili hastalar ve sipariş usulü doktorlarla doldurmayı düşünen,

sağlığı da ticaret gören, bir garip anlayışla karşı karşıyayız.

Nitekim bu anlayışın, ibretlik bir yansımasına, geçen hafta şahit olduk.

Sayın Erdoğan, kadınlar gününde,

kadın muhtarlara, jurnalcilik teklif ettiği toplantının bir bölümünde,

marabası gördüğü doktorlarımıza hitaben, “giderlerse gitsinler” dedi.

Peki sonra ne oldu?

Aldığı tepkilerden sonra, son dönemde sıklıkla yaptığı üzere geri vites yaptı,

ve 14 Mart’taki konuşmasında,

daha bir hafta önce, kapıyı gösterdiği doktorlarımız için,

“Rabbim onlardan razı olsun. Eksikliklerini göstermesin.” dedi…

Sayın Erdoğan’ın duygu dünyasındaki dalgalanmalara,

inanın ne biz, ne de kendi partilileri, artık ayak uyduramıyoruz.

Milletçe, adeta Doktor Jekyll ile Bay Hyde’ın hikayesini yaşıyor gibiyiz…

Sayın Erdoğan ve Bay Kriz, birlikte ülke yönetmeye çalışıyorlar.

Bay Kriz öfkeleniyor, ertesi gün Sayın Erdoğan geri vites yapıyor.

Bay Kriz kovuyor, ertesi hafta Sayın Erdoğan hayır dua okuyor.

Bay Kriz kırıp döküyor, Sayın Erdoğan günü kurtarmaya çalışıyor.

Memleketi kim yönetiyor belli değil.

Tüm bu şizofrenik türbülansın içinde ise, olan milletimize oluyor…

Allah sonumuzu hayreylesin.

Değerli dava arkadaşlarım;

Bağımsızlık, hakikatin dile geldiği yerde başlar.

Bay Kriz’in, doktorlarımıza haksız ve mesnetsiz saldırısının temelinde, aslında,

sağlık sektörünü, yabancılara ve rantçılara, peşkeş çekmiş olduğu gerçeğini,

saklama çabası var.

Bugün milletimiz, eczaneye gittiğinde,

ya ilaç bulamıyor, ya da fahiş zamlarla karşılaşıyor.

Bunun başlıca nedeni de, ilaçta tamamen dışa bağımlı hale gelmemiz.

Çünkü Ak Parti iktidarı,

Cumhuriyetin kurduğu ve Türk Milleti’ne ait olan, bütün değerleri elden çıkardığı gibi,

geçmiş hükümetlerin, 1979 yılında açtığı, SSK İlaç Fabrikası’nı da, 2005 yılında kapattı.

Bu fabrika,

ağrı kesiciler, ateş düşürücüler, antibiyotikler ve antiseptikler gibi,

memlekete en çok ve en sık tüketilen ilaçların,

kendi bünyesinde üretimine önem veriyordu.

Kapatılmasıyla da, vatandaşlarımız, yabancı ilaç üreticilerinin insafına mahkum oldu.

Yani insanlarımız, yabancı tekellerin elinde olan ilaç firmalarının kârı için,

adeta kurban edildiler.

Bir diğer gudubet uygulama da, şehir hastaneleri.

Şehir hastanelerini inşa eden ve işleten yandaş şirketlere,

her yıl milyarlarca lira kira ödüyoruz.

2021 yılında, 14.3 milyar lira ödendi.

Ayrıca bu hastanelere, tam 25 yıl garanti verildi.

Üstelik bu garanti ödemeleri, döviz kurundaki değişikliklere göre güncelleniyor.

Yani, Türk lirasında bu sene yaşanan ciddi değer kaybıyla birlikte,

kira ödemeleri birkaç kat artacak.

İşin acı tarafı da ne biliyor musunuz?

Şehir hastanelerinin 3 yıllık kiralarıyla, yatırım maliyetleri karşılanabiliyor.

22 yıl boyunca ödenen kiralar da,

şehir hastanelerini yapan ve işleten şirketlerin kârı oluyor.

Yani, Türk doktorunun özlük hakları için kullanacağımız kaynağı,

Türk Milleti’nin ilaç harcamalarını desteklemek için kullanacağımız bütçeyi,

Sayın Erdoğan’ın rantçılarını zengin etmek için kullanıyoruz.

Bitmedi, dahası var.

Rantın 5 atlısı, bir de gidip, utanmadan,

Dünya Bankası’nın, yatırım sigortası birimi, MIGA’ya,

sözüm ona yatırımları için, siyasi risk sigortası yaptırmışlar.

Bu vesileyle, yolsuzluğu da sigortalamak mümkünmüş,

onu da öğrenmiş olduk…

 

Sigortada tarif edilen siyasi risklerden biri de kamulaştırma.

Yani bu fevkalade zeki arkadaşlar,

Ak Parti iktidarı sona erdiğinde,

yaptıkları onca usulsüzlük ve yolsuzluk açığa çıktığında,

yeni gelen hükümet, kamulaştırmaya başvurmasın diye, bu yola başvurmuşlar.

Yalnız maalesef kendilerine kötü bir haberim var:

İstediğiniz sigortayı yaptırın, bizim için hiç fark etmez.

Yolsuzluk, her yerde yolsuzluktur.

Usulsüzlük, her yerde usulsüzlüktür.

Hırsızlık, her yerde hırsızlıktır.

Hiç kusura bakmayın.

İktidar geldiğimizde, ki aslanlar gibi geliyoruz;

o hastanelerin sözleşmelerini, tek tek inceleteceğiz.

İhalelerdeki usulsüzlükleri,

sözleşmelerdeki hukuka aykırılıkları,

şirketlerin, sözleşmelere uymayan işlemlerini, birer birer tespit edeceğiz.

Ve uluslararası hukuku kullanıp, gerekirse tek taraflı olarak feshedeceğiz.

Ondan sonrası, sizinle yolsuzluklarınızı finanse ettirdiğiniz, kredi kuruluşları arasında…

Bizi ilgilendirmez.

İYİ Parti iktidarında;

Bu milletin tek kuruşunun üzerine yatamayacaksınız.

Buna izin vermeyeceğiz.

O çok güvendiğiniz sigortalar, sizi koruyacak sanıyorsunuz,

ama çok yanılıyorsunuz…

İşte size, Rus oligarkların durumu…

Bu aziz millet, sizden yeterince çekti.

Artık biraz da sizin uykularınız kaçsın bakalım…

Değerli dava arkadaşlarım;

Varsın onlar,

Siyasi güçlerini muhafaza etmek için her türlü dümeni çevirsinler.

Varsın onlar,

Alıştıkları lüks hayatları sürdürmek için, her türlü çirkinliği yapsınlar.

Varsın onlar,

Kurdukları bu eğri düzeni, sürdürmek için, her türlü yalanı söylesinler.

Yılmayacağız.

Yorulmayacağız.

Mücadeleden vazgeçmeyeceğiz.

Çoğu gitti, azı kaldı.

O sandık, milletimizin önüne, elbet gelecek.

O sandık gelecek,

ve bu arkadaşlar, milletimizin çelikten iradesiyle yüzleşecek.

O sandık gelecek,

Ve Bay Kriz, oturduğu o bol varaklı koltuktan inecek!

İnanın Türkiye’yi, muazzam bir gelecek bekliyor.

Bunu, bu ülkenin gerçek potansiyelini bilerek söylüyorum.

Avrupa’da peşinden koşulan şartları,

bu topraklara getireceğiz.

Orada özenilen hayatları,

bu topraklara getireceğiz.

Oradaki satın alma gücünü,

bu topraklara getireceğiz.

İYİ Parti iktidarında;

İnsanlarımızın, memleketten ayrılmak için nedeni kalmayacak.

Ama dönmek için, çok fazla sebebi olacak.

Üstelik, uzak bir gelecekten de söz etmiyorum.

İktidara geldiğimizin, ertesi günü,

artık işlerin iyiye gittiğini, herkes hissedecek.

İster çiftçi olsun, ister yazılımcı

İster mühendis, ister öğretmen, ister sanatçı olsun…

Herkes hak ettiği değeri, bu topraklarda bulacak.

Hak ettiği fırsatları, bu topraklarda bulacak.

Hak ettiği özgürlüğü, bu topraklarda yaşayacak.

Onlar geldikleri gibi, tıpış tıpış gidecekler.

Devri iktidarlarında kaçırdıkları, bu ülkenin yetişmiş insanları da,

gittikleri gibi dönecekler!

El ele, omuz omuza,

Güçlü, zengin ve mutlu Türkiye’yi, hep beraber inşa edeceğiz.

Hiç merak etmeyin, çok az kaldı…

Toplantımızı şereflendirdiniz.

Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun."

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve afyonunsesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.